Kayıtlar

MEKKE ANLAŞMASI

  Hicaz’da İki Asırlık Parantez: 19. Yüzyıl Osmanlı Diplomasisinden 2026 Mekke Anlaşması’na Tarih; olayların üst üste yığıldığı kuru bir kronoloji değil, geçmişteki kırılmaların ve güç dengelerinin günümüzü nasıl şekillendirdiğini gösteren canlı bir aynadır. 7 Ağustos 2026’da Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması , tam da bu tarihsel perspektiften bakıldığında derin anlamlar taşımaktadır. Ancak bugün atılan bu tarihi imzayı ve ortaya çıkan yeni güvenlik mimarisini doğru okuyabilmek için, yaklaşık iki asır geriye, 19. yüzyılın başlarındaki Hicaz coğrafyasına ve tarihteki ilk "Mekke Anlaşması"na uzanmak gerekir. 19. Yüzyıl: Bölünmüşlük, Rekabet ve Zafiyet 1800’lerin başında Osmanlı İmparatorluğu, çalkantılı iç dinamikler ve Balkanlar’daki isyanlarla boğuşurken Hicaz bölgesinde ciddi bir otorite boşluğu yaşandı. Birinci Suudi Devleti’nin Mekke ve Medine’yi kontrol altına alması üzerine Sultan II. Mahmud, Haremeyn’in güvenliğini sağ...

ÇİFTÇİNİN ÇİLESİ

Bir ülkenin geleceği, toprağına ekilen tohumla ve o tohumu binbir emekle büyüten çiftçinin nasırlı elleriyle şekillenir. Ancak bugün Türkiye’de tarım; üretenin ödüllendirildiği değil, tam aksine yalnız bırakıldığı, yalnızlaştırıldığı ve tüccarın eline mahkûm edildiği bir çıkmaza doğru sürükleniyor. ​Bugün yaşadığım tek bir olay, ülkemiz tarımının ve çiftçisinin içine düşürüldüğü durumu özetlemeye yetiyor: Toprak Mahsulleri Ofisi’ne (TMO) tam bir tır dolusu buğday gönderdim. Aylarca verilen emeğin, dökülen alın terinin, yapılan masrafın karşılığını almak umuduyla çıktığımız bu yolda TMO, adeta "buğdayda kör var" diyerek ürünü almadı. Tohumu veren devlet, gübreyi veren devlet, ilacı veren devlet, parasını ödeyen tabi ki çiftçi ama mal kabulüne gelince yan çiziliyor. Kendi kurumu tarafından kapı dışarı edilen ürünümüzü satacak yer bulamadık. TMO’nun kapısından geri dönen çiftçiyi fırsat bilen tüccar ise açıklanan resmi fiyatların çok altında, maliyetimizi dahi karşılamayacak k...

ENVER PAŞA

**bir imparatorluğun gölgesinde: enver paşa ve edirne fatihliği** osmanlı imparatorluğu'nun son dönemine damga vuran figürlerin başında şüphesiz enver paşa gelir. ittihat ve terakki'nin önde gelen isimlerinden olan enver paşa, hırslı kişiliği ve askeri hamleleriyle hem imparatorluğun kaderini belirlemiş hem de uzun yıllar sürecek tartışmaların odağında yer almıştır. onun siyaset sahnesine çıkışı ve sonrasında attığı adımlar, osmanlı'nın çöküş sürecini hızlandıran ve şekillendiren kritik dönemeçleri barındırır. enver paşa'nın adının tarihe altın harflerle mi, yoksa tartışmalı bir mirasla mı yazılacağı sorusu, ikinci meşrutiyet'in ilanıyla başlayan sürece dayanır. abdülhamit döneminde meşrutiyetin ilanı için dağa çıkan ve bu yolda isyan başlatan enver paşa, padişahı mecburi bir adım atmaya zorlamış ve bu hamlesiyle genç subaylar arasında bir kahraman olarak görülmeye başlanmıştır. ancak bu isyanın getirdiği atmosfer, istanbul'da meşrutiyet karşıtı bir tepkiyi bera...

Eşitlik Miti ve Bozkırın Gerçekleri: İslamiyet Öncesi Türklerde Sınıfsal Ayrım Yok Muydu?

 Tarih yazıcılığında İslamiyet öncesi Türk toplumları değerlendirilirken sıklıkla romantik bir yaklaşıma düşülür. Genel kabul gören geleneksel söylem; bozkır kültürünün göçebe yapısı gereği toprağa dayalı özel mülkiyetin gelişmediğini, dolayısıyla Avrupa tipi bir feodalizmin veya belirgin bir sınıfsal ayrışmanın yaşanmadığını iddia eder. "Herkesin eşit olduğu, sınıf çatışmasının bulunmadığı sınıfız bir toplum" tablosu çizilir. Peki, tarihsel ve sosyo-ekonomik gerçekler gerçekten bunu mu söylüyor? Yoksa bu durum, idealize edilmiş bir "bozkır eşitlikçiliği" mitinden mi ibaret? Meseleye daha derinlemesine baktığımızda görürüz ki; geleneksel toprak köleliği olmaması, o toplumda sınıfsal ve statüsel bir ayrımın bulunmadığı anlamına gelmez. İslamiyet öncesi Türk toplumlarında bal gibi de sınıfsal bir hiyerarşi ve toplumsal eşitsizlik mevcuttu. 1. Toprak Değilse Ne? Mülkiyetin Bozkır Formu: Sürü ve Çadır Tarım toplumlarında güç ve sınıfın ölçütü "toprak mülkiyeti...

İlk Korkudan İlk Medeniyete: Ya İnsanlık Sandığımız Gibi Başlamadıysa? ("Başlangıç" Çok Yakında)

  Yüzyıllardır zihnimizi meşgul eden, insanlığın en kadim ve en evrensel sorusunun peşine düşüyoruz: İnsanı gerçekten insan yapan neydi? Adem ile Havva’nın anlatısı, insanlık tarihinin en eski ve en derin hikâyelerinden biri. Kimi zaman kutsal bir metin, kimi zaman felsefi bir sembol, kimi zaman da insanlığın varoluşuna dair devasa bir metafor... Ancak uzun süredir üzerinde titizlikle çalıştığım ve artık son düzenleme aşamasına gelen yeni kitabım "BAŞLANGIÇ" , bu kadim kıssaya çok daha farklı, bütüncül bir pencereden bakmayı hedefliyor. Bilim, Antropoloji ve Kutsal Anlatıların Kesişim Noktası Başlangıç , ilk insanın yalnızca bir anda her şeyi bilen bir varlığa dönüşmesini değil; korkuyu, yalnızlığı, merakı ve öğrenmeyi adım adım keşfedişini konu alıyor. Bu çalışmada kutsal metinlerde yer alan izler; insanın biyolojik ve zihinsel gelişimine dair antropolojik, evrimsel psikolojik ve tarih öncesi verilerle harmanlanıyor. Kitabın sayfaları arasında ilerlerken iki insanın karşıla...

21. Yüzyılda Ege ve 12 Adalar: Sınırları Tehditle Değil, "Yumuşak Güç" ile Anlamsızlaştırmak

 Gerek stratejik konumları gerekse zengin tarihsel geçmişleriyle Ege adaları ve özellikle 12 Adalar, Türk-Yunan ilişkilerinin her zaman en hassas ve tartışmalı başlıklarından biri olmuştur. Ancak 21. yüzyılın getirdiği jeopolitik dinamikler, ekonomik gerçeklikler ve küresel krizler bize şunu gösteriyor: Geçmişin çatışmacı ve askerî söylemleri, günümüz dünyasının sorunlarını çözmeye yetmiyor. Peki, tarihsel ve coğrafi olarak Anadolu’nun doğal birer uzantısı konumunda olan bu adalarla ilişkiler, insancıl, sürdürülebilir ve ortak refaha dayalı bir modelle nasıl şekillendirilebilir? Bölgesel diplomasi ve tarihsel perspektiften bakıldığında öne çıkan temel unsurlar şunlardır: 1. Ekonomik Hinterland ve Lojistik Entegrasyon Ege'nin iki yakası arasındaki ticari ve lojistik bağı maksimum seviyeye çıkarmak ilk adımdır. Adaların gıda, enerji, tatlı su ve inşaat malzemesi gibi temel günlük ihtiyaçlarında Muğla ve Aydın kıyılarının ana tedarikçi konumuna gelmesi, adadaki yerel halkın yaşam mali...

BAŞLANGIÇ

BAŞLANGIÇ Ya insanlık sandığımız gibi başlamadıysa? Bu kitap, Adem ile Havva'nın hikâyesini yalnızca kutsal metinlerin anlattığı şekilde değil; bilimin, antropolojinin ve insan psikolojisinin ışığında yeniden yorumluyor. İlk korkudan ilk dile, ilk aileden ilk medeniyete uzanan bu yolculukta aslında tek bir sorunun cevabını arıyoruz: İnsanı gerçekten insan yapan neydi? İnsanlık tarihinin en eski anlatılarından biri olan Adem ve Havva kıssası, yüzyıllardır farklı bakış açılarıyla yorumlandı. Kimi zaman yalnızca dini bir anlatı, kimi zaman bir sembol, kimi zaman da insanlığın kökenini açıklayan bir metafor olarak ele alındı. Bu eser ise bu kadim hikâyeye farklı bir pencereden bakıyor. Bu kitapta, ilk insanın yalnızca bir günde her şeyi bilen bir varlık hâline gelişi değil; korkuyu, yalnızlığı, merakı, öğrenmeyi ve birlikte yaşamayı adım adım keşfedişi anlatılıyor. Okuyucu, iki insanın karşılaşmasıyla başlayan bu yolculukta dilin doğuşuna, ilk toplumsal kuralların oluşmasına, ailenin t...