Kayıtlar

YAPAY ZEKA TUZAĞI

Zihinsel Hantallaşmanın Eşiğinde: Yapay Zeka İnsan Beynini Nasıl Köreltir? Çağın gereklilikleri olarak algılanan yapay zekanın insan beynini nasıl köreltebileceğini hep birlikte inceleyelim. İnsan beyni, varoluşundan bugüne tıpkı uzuvlarının ve organlarının çevresel faktörlere göre şekillendiği gibi gelişmiştir. Binlerce yıl önce insanların neden fiziksel olarak daha güçlü olduğunu hiç düşündünüz mü? Çünkü bizler, makineleşmenin olmadığı çağlarda bütün gereksinimlerini tabiri caizse kaba kuvvetle karşılayan varlıklardık. Ne zaman ki sanayi ve makineleşme gelişti, o zamandan beri insan kas gücüne olan ihtiyaç da giderek azaldı.  Kas Gücünden Zihin Gücünün Devrine Fiziksel gücün gerilemesi, ona olan ihtiyacın azalmasından kaynaklandığı gibi; bizim yerimize düşünen, bizim yerimize yazan ve bizim yerimize fikir üreten algoritmalar türedikçe düşünme yetimiz de giderek körelecek. Bir zaman sonra insanoğlu, kendini diğer varlıklardan ayıran en büyük özelliğini —düşünme kabiliyetini— kaybe...

Musul’un Gölgesinde Bir İsyan: Şeyh Said Kalkışması ve İngiliz Diplomasisi

Resim
 Cumhuriyet’in henüz ikinci yılında, 1925 şubatında patlak veren Şeyh Said İsyanı; yalnızca genç Türkiye Cumhuriyeti’nin iç güvenlik dinamiklerini değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’daki güç dengelerini derinden sarsan tarihsel bir kırılma noktasıdır. Konu, din ve etnisite eksenli bir iç kalkışma olarak okunabileceği gibi; dönemin büyük aktörü İngiltere’nin Musul politikası ve diplomasisiyle doğrudan ilintilidir. Musul Meselesi ve Düğüm Noktası: Lozan’dan Milletler Cemiyeti’ne Lozan Barış Antlaşması’nda çözüme kavuşturulamayan ve dokuz ay içinde Türk-İngiliz ikili görüşmelerine bırakılan en kritik dosya Musul Vilayeti idi. Petrol rezervlerinin stratejik önemi, Irak Mandası’nın güvenliği ve Basra Körfezi’ne giden hatların kontrolü, İngiltere için Musul’u vazgeçilmez kılıyordu. 1924 Haliç Konferansı’nda Türk heyetinin sunduğu etnik, tarihsel ve coğrafi tezler İngiliz diplomasisi tarafından reddedilmiş ve mesele Milletler Cemiyeti’ne taşınmıştı. Türkiye, sınır hattında ken...

MEŞRUTİYET NEDEN MEMLEKETİN BAHTINI DEĞİŞTİRMEDİ

 23 Temmuz 1908 günü Osmanlı coğrafyası, tarihte eşine az rastlanır bir hürriyet sarhoşluğuyla uyandı. "Hürriyet, Adalet, Müsavat (Eşitlik), Uhuvvet (Kardeşlik)" sloganları Dersaadet’ten Selanik’e, Beyrut’tan Üsküp’e kadar sokakları inletiyordu. II. Abdülhamid’in 30 yılı aşkın mutlakiyetçi yönetimi ve istihbarat ağı son bulmuş, Meşrutiyet yeniden ilan edilmişti. Türkler, Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar ve Araplar sokaklarda kucaklaşıyor; anayasanın (Kanun-ı Esasi) gelişiyle imparatorluğun tüm dertlerinin bir sihirli değnek değmişçesine çözüleceğine inanılıyordu. Fakat çok değil, birkaç yıl içinde bu büyük sevinç çığlıkları yerini Balkan Bozgunu’nun acı feryatlarına, Trablusgarp’ın kaybına, bitmek bilmeyen siyasi suikastlara ve en nihayetinde Cihan Harbi’nin felaketine bıraktı. Peki, hürriyetin ilanı neden memleketin bahtını değiştirmedi? Nerede hata yapıldı? 1. Kurumsal Altyapısı Olmayan Bir Devrim 1908 Devrimi, fikri ve felsefi olarak Fransız İhtilali’nin söylemlerini benimsem...

Türklerin Neden Kendine Ait Bir Mezhebi Yoktur? Arap Mezhepçiliğinden Türk Tasavvufuna

 İslam dünyasında ve diğer semavi dinlerde inanç formlarının nasıl şekillendiğini incelediğimizde, mezhep ve tarikat kavramlarının arkasındaki sosyo-kültürel harita son derece dikkat çekicidir. Sayıları yüzü bulan, şubeleriyle birlikte muazzam bir ağ oluşturan tarikat yapıları yalnızca İslam coğrafyasına özgü değildir; Hristiyanlık ve Musevilikte de sayıları yetmiş beşi bulan benzer mistik ve kurumsal oluşumlar mevcuttur. Ancak bu yapının İslam dünyasındaki neşvünema bulma şekli, arkasındaki zihniyet dünyasını net bir şekilde ortaya koyar: Araplar mezhep kurucusudur, Türkler ise tarikat kurucusudur. Peki, Türklerin Neden Kendilerine Ait Bir Mezhebi Yoktur? İslam tarihi boyunca Malikilik, Şafilik, Hanbelilik ve Hanefilik gibi hukuki ve kuralcı yapılar hep Arap coğrafyası ve zihniyetinin ürünleri olarak doğmuştur. Türkler ise kitleler halinde İslam’a geçerken sıfırdan fıkhi bir mezhep kurma ihtiyacı hissetmemişlerdir. Çünkü mezhep; normatif, kuralcı, sınırları çizilmiş ve hukuki kurg...

Zamanın ve Taşın Kesişimi: Antik Çağ’dan Günümüze Bünyan’ın Tarihi Mirası

Resim
  Zamanın ve Taşın Kesişimi: Antik Çağ’dan Günümüze Bünyan’ın Tarihi Mirası İç Anadolu’nun kalbinde, Erciyes Dağı’nın kuzeydoğu eteklerinde yer alan Bünyan; yalnızca coğrafi bir yerleşim yeri değil, yüzyıllar boyunca farklı medeniyetlerin ayak izlerini taşıyan köklü bir tarih ve kültür kavşağıdır. İpek Yolu güzergâhı üzerindeki stratejik konumu, bol su kaynakları ve verimli toprakları, Bünyan’ı tarih boyunca bölgenin vazgeçilmez yerleşim merkezlerinden biri haline getirmiştir. Sarımsaklı’dan Bünyan-ı Hamit’e: İsim ve Siyaset Tarihi Bölgenin tarihi, Hititler ve Frigler dönemine kadar uzanmaktadır. Klasik Antik Çağ ve Bizans döneminde yerleşim izleri barındıran coğrafya, Türklerin Anadolu’yu fethiyle birlikte Türk-İslam kimliğine bürünmüştür. Tarihi kayıtlarda uzun süre "Sarımsaklı" olarak anılan ilçe, 19. yüzyılın sonlarında Sultan II. Abdülhamid’e ithafen "Bünyan-ı Hamit" (Hamid’in Yapıları/Binaları) adını almıştır. Ancak 1908 yılında II. Meşrutiyet’in ilanıyla bi...

SULTAN ABDULHAMİDİN SANAT ZEVKİ

Resim
  Doğu ile Batı’nın Kesişiminde Bir Hükümdar: Sultan II. Abdülhamid’in Sanat Zevki ve Estetik Dünyası Osmanlı İmparatorluğu’nun en fırtınalı dönemlerinden birinde tahtta bulunan Sultan II. Abdülhamid, siyasi ve diplomatik hamleleriyle olduğu kadar, kendi çağı için oldukça özgün ve çok katmanlı sanat zevkiyle de dikkat çeken bir hükümdardı. Şehzadeliğinden itibaren kendi içine dönük, gözlemci ve uygulamaya dayalı bir estetik disiplin geliştiren Sultan, Batı’nın teknik ve form dünyası ile Doğu’nun köklü geleneksel sanatlarını aynı çatı altında birleştirmeyi başarmıştır. Marangozluk: Bir İnce Zanaat ve Meditasyon II. Abdülhamid denildiğinde sanat alanında akla gelen ilk husus şüphesiz onun marangozluk zanaatındaki ustalığıdır. Marangozluğu sadece bir hobi olarak değil, aynı zamanda bir zihin dinlendirme yöntemi ve disiplin aracı olarak görmüştür. Yıldız Sarayı bünyesinde kurdurduğu Tamirhane-i Hümayun , dönemin en ileri teknolojiye sahip ahşap atölyelerinden biri haline gelmiştir. Sul...

O ÇOK ÖZENDİĞİNİZ BATI

Resim
  Batı’nın Karanlık Mirası ve Doğu’dan Çalınan Medeniyet Günümüzde "Batı" denildiğinde zihinlerde hemen insan hakları, demokrasi, bilim, yüksek yaşam standartları ve modernlik algısı oluşturulur. Doğu toplumlarına ise yıllardır kendilerini eksik, geri kalmış ve Batı’ya muhtaç hissettiren sistemli bir aşağılık kompleksi aşılanmıştır. Oysa tarihsel gerçeklerin üzerindeki örttükleri tülü kaldırdığımızda karşımıza bambaşka bir tablo çıkar: Batı'nın zenginliği ve "çağdaşlığı", Doğu’nun birikiminin gasp edilmesi ve sömürülen coğrafyaların kanı üzerine inşa edilmiştir. 1. Zenginliğin Kaynağı: Medeniyet Değil, Vahşi Sömürgecilik Batı'nın Sanayi Devrimi’ni yapması ve bugünkü refah seviyesine ulaşması, onların iddia ettiği gibi sadece "üstün zekâ veya çalışma ahlakı" ile açıklanamaz. Bu zenginliğin temelinde devasa bir soygun mekanizması yatar. İnka ve Aztek’in Altınları: İspanyol ve Portekizli sömürgeciler, Güney Amerika’daki yerli medeniyetleri katlederek...