Türklerin Neden Kendine Ait Bir Mezhebi Yoktur? Arap Mezhepçiliğinden Türk Tasavvufuna

 İslam dünyasında ve diğer semavi dinlerde inanç formlarının nasıl şekillendiğini incelediğimizde, mezhep ve tarikat kavramlarının arkasındaki sosyo-kültürel harita son derece dikkat çekicidir. Sayıları yüzü bulan, şubeleriyle birlikte muazzam bir ağ oluşturan tarikat yapıları yalnızca İslam coğrafyasına özgü değildir; Hristiyanlık ve Musevilikte de sayıları yetmiş beşi bulan benzer mistik ve kurumsal oluşumlar mevcuttur. Ancak bu yapının İslam dünyasındaki neşvünema bulma şekli, arkasındaki zihniyet dünyasını net bir şekilde ortaya koyar: Araplar mezhep kurucusudur, Türkler ise tarikat kurucusudur.

Peki, Türklerin Neden Kendilerine Ait Bir Mezhebi Yoktur?

İslam tarihi boyunca Malikilik, Şafilik, Hanbelilik ve Hanefilik gibi hukuki ve kuralcı yapılar hep Arap coğrafyası ve zihniyetinin ürünleri olarak doğmuştur. Türkler ise kitleler halinde İslam’a geçerken sıfırdan fıkhi bir mezhep kurma ihtiyacı hissetmemişlerdir. Çünkü mezhep; normatif, kuralcı, sınırları çizilmiş ve hukuki kurgusu sert bir formdur. Göçebe bozkır kültüründen gelen, hürriyetine düşkün ve hayatı kuramsal metinlerden ziyade doğrudan tecrübe eden Türk zihniyeti, kural koyucu fıkıh kalıplarıyla değil, kalbi ve ruhu merkeze alan tasavvuf ile var olmuştur.

Türkler var olan hukuki sistemlerden kendi esnek yapılarına en uygun olanını (Hanefiliği) pratik bir çatı olarak benimsemiş, fakat asıl dini ve manevi kimliklerini mezhep kurarak değil, kendilerine mahsus tarikatlar ve tasavvuf ekolleri inşa ederek şekillendirmişlerdir.

Arap Mezhepçiliğinden Türk Tasavvufuna

Arap coğrafyasında ortaya çıkan mezhepler temelde hukuki, kuralcı ve sınırları çizilmiş bir sufiliğe dayanır. Buna karşın Türklerin inanç dünyasında şekillenen yapı, kuralcılığın ötesinde doğrudan batıni bir duygu dünyasına dayanır. Bu iki yaklaşım arasındaki en temel fark, yaratıcıya ve varlığa bakış açısında gizlidir.

Arap sufiliğindeki dikey ve kuralcı yaklaşımın aksine, Türk tasavvuf anlayışına göre dünyada her şeyden önce var olan ana ilke göz alıcı bir güzelliktir. İbadet, bu mutlak güzelliğe duyulan sonsuz bir tutku ve aşk halidir. Dolayısıyla Türk’ün inanç ikliminde bağlanma, cehennem korkusuna ya da ceza çekinmesine değil; doğrudan Allah sevgisine dayanır. Okudukça ve derinleştikçe anlaşılan şudur ki; bu biçimiyle tasavvuf, özü itibarıyla yalnız Türk’e ve onun ruh dünyasına mahsus bir yoldur.

Türk İllerinde Doğan ve Anadolu’da Yeşeren Sentez

Tasavvuf, Türk boylarının yaşadığı coğrafyalarda doğmuş, Ahmed-i Yesevi iklimiyle harmanlanmış ve Anadolu topraklarına taşınarak en olgun formuna kavuşmuştur. Anadolu tasavvufunu bu kadar özgün ve dirençli kılan şey ise onun muazzam bir sentez hafızasına sahip olmasıdır:

  • Eski Türk Mirası (Şamanizm/Gök Tanrı): Doğa ile kurulan canlı bağ, kadının içtimai hayattaki yeri, nefesler, dedeler ve sözlü gelenek, şamanik unsurların İslamlaşarak tasavvuf ritüellerine dönüşmesini sağlamıştır.

  • Akdeniz ve Doğu Felsefesi (Platonculuk): Varlığın birliği (Vahdet-i Vücud) ve mutlak güzellik düşüncesi, Platon'un İdealar ve Formlar evrenindeki "Mutlak İyi" anlayışıyla doğrudan örtüşür.

  • Roma Anadolu'sundan Kalan Elek: Stoisizm (Stoa Felsefesi): Anadolu’nun kadim Roma geçmişinden süzülen Stoa felsefesi; çileciliği, nefs terbiyesini, kaderle barışık olmayı ve rıza makamını Türk tasavvuf erbabının dervişlik anlayışıyla birleştirmiştir.

Anadolu’ya Yayılış ve Gönül İpleri

Tasavvufun Anadolu coğrafyasına yayılması, yalnızca fikri bir hareket değil, aynı zamanda toplumsal bir harç işlevi görmüştür. Moğol istilasının yarattığı büyük yıkım çağında, kuralcı Hukuk (Fıkıh) anlayışı insan ruhunun yaralarını sarmaya yetmezken; Horasan Erenleri, Yunus Emreler ve Hacı Bektaş-ı Veliler Anadolu insanına korkuyu değil, sevgiyi ve hoşgörüyü vaat etmiştir.

Böylece; Şamanizmin doğayla dost mistisizmi, Platon'un estetiği, Stoa'nın sabrı ve İslam'ın tevhit inancı aynı potada erimiş; ortaya katı kurallarla değil, Allah sevgisiyle yürüyen bentler ve tekkeler silsilesi çıkmıştır. Türk insanının yüzyıllardır ayakta kalan inanç dünyası, işte bu mezheplerin ötesine geçen köklü ve sentezlenmiş tasavvuf mirasının eseridir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

ÖZGEÇMİŞ

BAŞLANGİÇ 2

ÇİFTÇİNİN ÇİLESİ